• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Misafir Yazarlar
Paylaşmayı Bu Kadar Sevdiğimizi Bilmiyordum - Hüseyin Şanlı
28/02/2018

Hüseyin Şanlı

İlim Dergisi 28. Sayı Mart 2018


  •   Hayvanlar alemine şöyle bir göz attığımızda bir ceylanın, bir atın, bir eşeğin veya başka bir hayvanın doğar doğmaz yürümeye, koşmaya başladığını görürüz. Onun hayatını idame edebilmek adına su ve yemek bulması için yürümesi kafidir, avcı bir hayvana yem olamamak için de koşması... Ama insan için durum hiç de böyle değildir. İnsan bakıma muhtaç doğar ve bu bakım süresi on yıllar sürer. Çünkü insanı birey yapacak, hayatı anlamasını, niçin yaratıldığını kavrayıp buna göre bir hayat yaşamasını sağlayacak olan şey onun aklıdır. İnsan aklıyla vardır; aklı olmayanın dini bile yoktur, aklı olmayanın nikahı yoktur, aklı olmayanın bilgisi yoktur, soruları yoktur, cevapları yoktur, sorumluluğu yoktur, cezası yoktur… Yüce yaratan bizi bu fıtrat üzere yaratmıştır. Bizler akıl melekemizi geliştirme adına müthiş bir merakla doğarız; konuşmayı söker sökmez de en yakınlarımızı soru yağmuruna tutmamızın nedeni budur: Sorup öğrenmek, eksikliklerini tamamlayarak kendine bir yol çizmek.

  •   Ama büyükler; çocukların bu sorularına tatmin edici cevaplar vermek yerine tam aksine onları susturma yoluna giderler. Çocuklar büyüklerin işine karışmaz, çocuklar çok konuşmaz, sana fikrini soran olmadı, su küçüğün söz büyüğün gibi atasözleri dahil bir sürü lakırdı dilimize mal olmuştur.

  •   İlkokula gitmeye başladıklarında da öğretmenleri aynı şeyi yapar onlara. Parmak kaldırmadan konuşamaz, arkadaşları ile istediği gibi iletişim kuramaz çocuk. Dersin büyük çoğunluğunda öğretmen konuşacak o da dinleyecektir. Bu, eğitim sistemimizin apayrı bir sorunudur ve müstakil bir makale konusudur.

  •   Tüm bu edilgen tutumla pasifize edilmiş ama içten içe de bu duruma karşı bileylenmekte olan; ailesinde söz hakkı verilmeyen, okulda susturulan, dinlenmeyen çocuk, bir şekilde kendini ifade etmek ister; bu, onun içinde karşı konulamaz bir duygu olarak büyür ve gelişir.

  •   Ergenlikle beraber yetişkinliğe adım attığında ise bastırılan duyguları ile beraber olur olmaz her şey hakkında konuşmaya, yorum yapmaya, eleştirmeye başlar. Şu an bize cep telefonumuz kadar yakın olan sosyal medya da bu iş için biçilmiş kaftandır. Gündemdeki konular, ünlüler, fotoğraflar, olaylar hakkında fikrini beyan etmek; böylelikle toplumda yer edinmek, daha doğrusu bir birey olmak ister. Herhangi bir konu hakkında hangi yorumu yazarsa yazsın söylemek istediği şey aslında şudur: Ben de varım. Bir varoluş mücadelesidir bu. Sadece yorumla kalsa iyi; yediği, içtiği şeyleri, gittiği, gördüğü yerleri de paylaşır ve böylelikle bir birey olma, ben de varım deme adına tecrübelerini, izlenimlerini de insanlarla paylaşarak varoluşunu perçinlemek ister.

  •   Bu bir moda haline gelmiş ve işi vaktinden çok olmayan herkes de bu modadan nasibini almıştır. “Beğenilme ve ben de buradayım” sorunu sadece ergenler/gençlerle sınırlı kalmayıp 7’den 70’e herkesi etkilemiştir. Neredeyse tüm dünya bu çılgınlığa kapıldığından bu durum artık normalmiş gibi algılanmaya başlanmıştır. Yatak odalarında en mahrem hallere varıncaya kadar olur olmaz her şey paylaşılır olmuş, galibi hiçbir zaman belli olmayacak çılgınca bir yarışa start verilmiştir artık.

  •   Bu paylaşımlar ve yorumlar sonucundaki etkileşim normalde karşı cinsten birine olan duygularını ifade etmeyecek-edemeyecek olan bireye, evde bilgisayarın başında yahut elindeki cep telefonuyla çok kolay bir şekilde, utanmasına gerek kalmayacak bir rahatlıkla yapabileceği sanal bir özgüven aşılamıştır. Bu olgunun gerçekliğini sade çocuklar-gençler değil yetişkinler de kavrayamamış olacak ki normalde yabancı bir erkekle yahut kadınla o şekilde konuşmaması gereken evli birinin sosyal medyada çok rahat bir şekilde lakayt davranışlar sergilediğini görüyoruz.

  •   Youtube'un kullanıcılarına çektikleri videoların izlenme sayısına göre verdiği ücret de ayrı bir sorunun başlangıcı. “Neden?” diyecek olursanız; Youtube'da biraz gezersiniz göreceksiniz; insanlar youtuber olma adına yani Youtube'da videoları izlenilerek para kazanmak için hem kendilerini komik duruma düşürüyor, hem de onların röportaj adı altında sokaktaki insanlarla hiç olmadık tarzda konuşmalarına şahit oluyoruz. Bana öyle geliyor ki yakın bir zamanda bu ahlâkî dejenerasyonun tabii bir sonucu olarak insanımız, sırf para kazanma adına hâli hazırda Avrupa ve Amerika'da örnekleri boy göstermiş olan pornografik görüntüler yayınlamaya başlayacaklar.

  •   Savaşta kocalarını kaybetmiş kadınların hayli fazla olduğu 1900’lü yıllarda diğer kadınlara nisbet yaparmış gibi olmasın diye kocasının koluna girmeyip arkasından onu takip eden kadının basiretine karşın, yatak odalarında en mahrem hallerini bütün dünya ile paylaşan günümüz insanının bu halini nereye koymalı acaba? Ya da başkaları da görür, canları çeker alamazlar diyerek bakkaldan alınanları kese kağıdına koyan, bezlere saran, görüntüsü ve kokusu dahil kimseyi özendirmeden erzaklarını sanki utanılacak bir şey yapıyormuş gibi gizli gizli eve taşıyan insanın ferasetinin aksine her oturduğu sofrada çektiği fotoğrafları gözümüzün içine sokan günümüz insanının bu durumunu...

  •   Neticede sosyal medyanın körüklediği bu ahlaki erozyonun; toplumumuzu ayakta tutan iffet, haya ve diğer manevi değerlerimizi korkunç bir süratle aşındırdığı bir gerçek. Bu çılgınlığın bir kartopunun çığa dönüşmesi gibi katlana katlana çoğalıp, dozunu her gün biraz daha arttırarak nihayetinde bizleri vıcık bir kitle haline getireceğini göreceğiz maalesef.

  •   Sosyal medyanın en olumsuz etkilerinden biri de insanların fiiliyatta hiçbir şey yapmamalarına rağmen, hassas oldukları konularla ilgili herhangi bir yazıyı veya görseli sosyal medya üzerinden paylaşıp da üzerlerindeki sorumluluğun kalktığı yanılgısına kapılmaları. Birey, farkındalık oluşturma adına bu paylaşımları yapmakla beraber maddi imkanlarından, zamanından bir kısmını ayırıp da gerçekten mütessir olduğu, kendine dert ettiği olaylara fiili olarak hiçbir katkıda bulunmuyorsa yaptığı şeyin kişisel bir tatminden ibaret olmaktan öteye gitmeyeceğinin farkına varmalı. Mesela, Çanakkale harbi günümüzde cereyan etmiş olsa, insanımızın takınacağı tavır nasıl olurdu dersiniz? Sosyal paylaşıma endeskli yaşamında kendi ölüm haberini kendisi paylaşıp “beğeni-like” alamayacağından muharebeye katılmayı aklının ucundan bile geçirmeyecek, Seyit Onbaşı ile çekeceği selfiyi sosyal medya hesaplarından paylaşmakla yetinecektir herhâlde. Paylaşım sitelerinde “Çanakkale Geçilmez” adlı bir sayfa açmak da ihmal edilmeyecek ve “Vatanını Seviyorsan Paylaş” şeklinde bir sloganla ülkesi için bütün fedakarlıkları yapmaya hazır vatanseverlerin(!) de bu durumdan haberdar olması sağlanacak, Youtube’da paylaşılan savaş görüntüleri izlenilip tekbirler getirilecektir muhtemelen. İnternet kotası tükendiğinden gittiği kafelerdeki “wi-fi”ye bağlandığı saatler dışında bu harbe destek veremeyecek olan büyük bir çoğunluğun duyacağı derin üzüntülerden de bahsetmezsek onlara haksızlık yapmış oluruz bence.

  •   Beğenilmek, varlığımızı hissettirmek, kendimizi olduğumuzdan farklı göstermek, vicdanımızı rahatlatmak, flört edinmek, haberdar olmak, boş vakitlerimizde ne yapacağımızı bilemediğimizden oyalanmak... istiyoruz. Her şeyde yaptığımız gibi bu hususta da îtidâli koruyamıyor ve kantarın topuzunu kaçırıyoruz.

  •   Üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır. Her ne yaparsanız (paylaştığınız yazıları, görselleri; sosyal medyada yaptığınız her şeyi) biliyorlar. (İnfitar Suresi, 10-12)

  •   Sosyal medyanın hiçbir faydası yok mu, hiç onlardan bahsetmemişsiniz diyeceksiniz belki. Ben size Hoca Nasrettin’den bir kıssa ile cevap vereyim: Nasrettin Hoca'ya keçiboynuzu yiyip yemediği sorulduğunda hoca şöyle cevap vermiş: “Bir kaşık bal için bir küfe odun çiğneyemem.”



Paylaş | | Yorum Yaz
234 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Hılfu’l-Fudul’ün Kısa Öyküsü - Nurullah Kışla - 04/01/2019
İslam öncesi örnek bir kuruluş olarak Hılfu’l-Fudul’un kısa öyküsü. Kaynaklar ışığında öncesi ve sonrasına dair rivayetler...
Ürdün’de Gevezelik Yapmak - Yunus Emre Karadağ - 02/11/2018
Pratik Arapçayı geliştirme serüveni ve Ürdün macerası...
Türkiye İyi de Çevresi Kötü - Derman Gül - 22/07/2018
Dünya Çevre Performansı İndeksi'ne ve Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye'nin çevre karnesi
İlim ve Hayır Kapısı Olarak Medreseler - Talha Hakan Alp - 22/07/2018
Medreselerin ilmî açıdan değeri ve hayır yolu oluşu
Gazzalî - Mahmut Yurdakul - 22/07/2018
Doğudan Batıdan kurucu simalar serisinin bu yazısında Kant'ın karşısında Gazzalî yer alıyor.
Global Şirket Yolunda Gençlerimize Düşenler - İsmet Can Baysal - 05/06/2018
Türkiye'nin dünya markası şirketlere sahip olması gereken ruh
İktisadi Evrimin Niteliği Üzerine - Mustafa Sarıtosun - 05/06/2018
Kapitalizm niye bizde doğmadı?
Medrese ve İlahiyat Eğitimi üzerine - Talha Hakan Alp - 25/04/2018
Talha Hakan Alp hocanın “Medrese Eğitimi ve Üniversite Eğitimi Arasındaki Farklar” başlıklı konferansının Zeynep Rumeysa Yentur tarafından kaleme alınan özeti...
Bir Düğün Kırk Düğüm - Hüseyin Şanlı - 14/02/2018
Kırılmış saksı ne topraktır ne çamur. Flört dediğimiz şey tam da bu olsa gerek. Ne evli insanların sahip oldukları güzelliklere sahipsiniz ne de bekar bir insanın berrak zihin yapısına...
 Devamı