• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Misafir Yazarlar
Kâmil İnsanlar - Mustafa Yelek
03/01/2018

Mustafa Yelek // İlim Dergisi 27. Sayı Şubat 2018




      
      Büyük bir imparatorluktan arda kalan/elde kalan bu topraklarda, Osmanlı’nın dağılma döneminin resmi ilanı olan Tanzimat Fermanından beri bir türlü huzur ve felâha kavuşamıyoruz.

      Oysa daha dün kurulmuş bir devlet değiliz, dünyaya altı asır adalet ve hoşgörü ile hükmetmiş koca bir imparatorluğun; ecdadımızı, dünyanın en saygın hâkimi yapan inanç, kültür, ahlâk ve değerlerin varisiyiz.

      Varisi olduğumuz o inanç, kültür ve değerlerden yüz çevirmeye başladığımız günden itibaren bu topraklarda huzura, adalete, kardeşliğe, hoşgörüye, refaha, birlik ve beraberliğe gün be gün biraz daha muhtaç hale geldik.

      Hâlbuki dünyayı yeniden keşfetmemize gerek yoktu. Öyle ya da böyle düçâr olduğumuz derdimizin devası bizdeydi. Biz ise derdimize devayı, bizi o dertlere müptela kılanlarda aradık.

      Toplumları içine düştükleri buhranlardan çekip çıkarması gereken insanlarımız; bugünün akredite kavramıyla/sıfatıyla “âkil insanlarımız”,  aydınlarımız, siyasetçilerimiz, bilim adamlarımız, Cemil Meriç’in veciz ifadesi ile  "Avrupalı efendisinin ilaçlarını aşırıp içen ahmak uşak!" gibi davrandılar. Bize ait, bizi biz yapan her ne varsa hepsini ellerinin tersiyle itip -tabiri caizse- zehiri bize ilaç diye sundular.

      Hayatın her alanına müdahale etmeyi vazgeçilmez bir vazife bellediler. İnsan fıtratını ve doğasını hiçe sayan uygulama ve dayatmalarıyla millet/ümmet şuurunu tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan bir “toplum mühendisliği” ne soyundular.

      Bunun neticesi olarak nerdeyse iki asır boyunca, idarecilerimiz bizi, bizler de birbirimizi çeşitli bahanelerle böldük, parçaladık, incittik, yaraladık. Bizi biz yapan neyimiz varsa hepsini elbirliği ile yok ettik.

      İki asırlık bu acı tecrübenin özellikle son yarım asrında hem “toplum mühendisleri” bu milletin inançlarından ve değerlerinden asla vazgeçmeyeceğini, hem de milletin bizâtihi kendisi, içine düş/ürül/düğü bu çıkmazdan kurtuluşun “kendi asli değerlerine” rücû etmekte olduğunu iyice görüp anladılar, anladık.

      Yaşanan bunca acı ve kederden, kaybolup giden nice yıllardan ve canlardan sonra şimdi umuda, yarına ve geleceğe bir kapı aralamanın eşiğindeyiz. Milletin büyük çoğunluğu, ne olup bittiğini yeteri kadar bilemese de bu umudun hatırına yaralarına tuz basıp acılarını sinesine gömmeye hazır olduğunu herkese haykırıyor! Yeter ki bu sefer herkes hiç olmadığı kadar sorumlu davransın, milletin kendilerine açtığı bu krediyi, bu emaneti kendi çıkarlarına alet edip suiistimal etmeden kullansın.

      Bunun içinde takip edilmesi gereken en doğru ve en güvenilir yol, bu milleti asırlardır birbirine karşı olabildiğince muhabbet, hoşgörü ve dayanışma anlayışı ile birlik ve beraberlik içerisinde, bir arada tutan “ruh ve irfan”ın izinden gitmektir.

      Bu ruh ve irfan, bu vatan coğrafyasının her karış toprağına sinmiş, bu milletin gönlünü ve vicdanını ferden ferda hikmet, muhabbet, nezaket, feraset, ilim ve ihlasla yoğurmuşlardır.

      Bu ruh ve irfanın ebedi mimarları el ele vermek suretiyle İstanbul'dan Diyarbakır'a, Ağrı'dan Bursa'ya, Kars'tan Kırşehir'e, Bilecik'ten Şanlıurfa'ya, Eskişehir'den Siirt'e, Kastamonu'dan Konya'ya, Hatay'dan Kayseri'ye, Erzurum'dan Ankara'ya...

      Ebu Eyyub El-Ensari(ra)'dan Hz. Süleyman(ra)'a,  Ahmed-i Hani'den Emir Sultan'a, Ebul Hasan Harakani'den Hacı Bektaşi Veli'ye, Şeyh Edebali'den Hayat El Harrani'ye, Yunus Emre'den Hz. Veysel Karani'ye, Şeyh Şaban-ı Veli'den Hz. Mevlana'ya, Bayezid-ı Bistami'den Seyyid Burhaneddin'e, İbrahim Hakkı Hz.'den Hacı Bayram-ı Veli'ye, her biri günümüzü aydınlatan bir güneş gibi, gecenin karanlığını nura ve aydınlığa boğan birer yıldız ve ay gibi yurdun dört bir çevresini sarıp kuşatmışlardır.

      Yaramıza ilaç, derdimize derman onlardadır. Arayıp da bir türlü bulamadığımız huzur ve güven onlardadır. Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz muhabbet ve hoşgörü, nezaket ve irfan onlardadır. Ve onların yolunun yolcularında...    

      Bu milletin âkil insanlara değil, "Ne olursan ol, yine gel" diyenlere, "İncinsen de incitme" diyebilenlere, "Eğer bir gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil" buyuranlara, "Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak; senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır." diyen kâmil insanlara ihtiyacı var.

      "Ayakları değil kalpleri su toplayan"lara, "Kalp kalaylayan"lara, "Kenar-ı Dicle'de bir Kurt'un aşırdığı koyunun hesabı benden sorulur" endişesi taşıyanlara...

      Kalp kıranlara, gönül yaralayanlara, halden anlamayanlara değil.



Paylaş | | Yorum Yaz
183 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Hılfu’l-Fudul’ün Kısa Öyküsü - Nurullah Kışla - 04/01/2019
İslam öncesi örnek bir kuruluş olarak Hılfu’l-Fudul’un kısa öyküsü. Kaynaklar ışığında öncesi ve sonrasına dair rivayetler...
Ürdün’de Gevezelik Yapmak - Yunus Emre Karadağ - 02/11/2018
Pratik Arapçayı geliştirme serüveni ve Ürdün macerası...
Türkiye İyi de Çevresi Kötü - Derman Gül - 22/07/2018
Dünya Çevre Performansı İndeksi'ne ve Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye'nin çevre karnesi
Gazzalî - Mahmut Yurdakul - 22/07/2018
Doğudan Batıdan kurucu simalar serisinin bu yazısında Kant'ın karşısında Gazzalî yer alıyor.
İlim ve Hayır Kapısı Olarak Medreseler - Talha Hakan Alp - 22/07/2018
Medreselerin ilmî açıdan değeri ve hayır yolu oluşu
Global Şirket Yolunda Gençlerimize Düşenler - İsmet Can Baysal - 05/06/2018
Türkiye'nin dünya markası şirketlere sahip olması gereken ruh
İktisadi Evrimin Niteliği Üzerine - Mustafa Sarıtosun - 05/06/2018
Kapitalizm niye bizde doğmadı?
Medrese ve İlahiyat Eğitimi üzerine - Talha Hakan Alp - 25/04/2018
Talha Hakan Alp hocanın “Medrese Eğitimi ve Üniversite Eğitimi Arasındaki Farklar” başlıklı konferansının Zeynep Rumeysa Yentur tarafından kaleme alınan özeti...
Paylaşmayı Bu Kadar Sevdiğimizi Bilmiyordum - Hüseyin Şanlı - 28/02/2018
Sosyal medyanın hiç mi faydası yok diyenlere şunu derim: Nasrettin Hoca'ya keçiboynuzu yiyip yemediği sorulduğunda hoca şöyle cevap vermiş: “Bir kaşık bal için bir küfe odun çiğneyemem.”
 Devamı